|
Refahyol hükümeti
sonrasında, eşlerinden dul, babalarından yetim parası alarak
yaşamlarını sürdürmeye çalışan kadınlarımız için yapılan bir saptama
dilden dile dolaşıyordu. Devlet, dul ve yetim kadınlara aylık
bağlamakla onları bağımsızlaştırıyor, ufacık da olsa geliri olan
kadınlar tekrar evlenmek istemiyorlar, özellikle dar gelirli
erkekler eş bulamıyorlardı. Devlet o kadınlara aylık vermeseydi,
erkekler-evlilik bağıyla karın tokluğuna hizmet edecek- kadın
bulabileceklerdi.
Gene aynı dönemde, ne yazık
ki kim olduğunu anımsayamadığım bir Refah Parti’li milletvekili çok
talihsiz bir açıklama yapmıştı. O çok muhterem zata göre, çalışma
yaşamından kadınlar çekilir evlerine dönerlerse onlardan boşalan
alanlarda erkekler çalışır, böylece ülkemizin işsizlik sorunun
çözülürdü.
Bu engin (!) görüşler
özellikle partili kadınlarca, çeşitli kadın toplantılarında, akla
yakın gelebilecek gerekçelerle işleniyordu. Hedeflerinin din devleti
kurmak olduğunu her fırsatta dile getiren, demokrasinin amaçları
değil araçları olduğunu söylemekten çekinmeyen, bu nedenle
partilerinin kapanmasını bile göze alan kişilerin, kadınlar hakkında
düşündükleri kabaca bu çerçeve içinde idi. 28 şubat sürecinin
başlamasıyla bu konuların konuşulması da durulmuştu.
Bir isim koyamadığım bu
karmakarışık 57. hükümet toplumun genel desteği ile kurulup güven
oyu alınca, hele bir de Bülent Ecevit başbakan olunca, insanlarımız
o iyi niyetleriyle sıkıntılarının biteceğini düşündüler. İlk hayal
kırıklıkları, devletten para alanların, alamadıkları zamlarla ortaya
çıktı. Sonra Fethullah Gülen efendinin, aslında yıllardır bilinen
ama görmezden gelinen hainliği video kasetleriyle “Parmağım kör
gözüne” der gibi gözümüze sokulunca, Sn. Ecevit’in F.Gülen’e tepki
göstermek bir yana “Gelip anlatsın, bu işin aslını bir de ondan
öğrenelim” gibi sözlerle sahiplenmesi, MAI’ye bakışı, tahkim
yasasında ısrarcı oluşu, temel eğitimde öğrenim birliğini delecek
yaz kuran kurslarının olanaklaştırılması gibi pek çok hayal
kırıklıkları yaşattı, onu ikinci kez umut görüp oy verenlere.
57. Hükümet tüm itirazlara
karşın kadınların ellisekiz yaşında emekli olmasını yasalaştırdığı
gibi,kendi emekli maaşlarının yanı sıra babalarından da yetim parası
alarak, zor şartlar altında geçinmeye çalışan kadınların yetim
aylıklarını, devlete yük oluyor diye kesmek gerektiğini savundu.
Çeşitli gelirlerinin yanı
sıra, milletvekilliğinden de milyarların üstünde para alırken,
ömürlerinde bir kez bile yoksulluk sınırında yaşamamış millet
vekillerimizin, SSK’dan 70 milyonluk emekli aylıklarına,
babalarından aldıkları 25 milyonluk yetim parasını ekleyerek
geçinmeye çalışan kadınların paralarını budamak istemeleri hiçbir
vicdana sığmadığı gibi, kadınları sosyal yaşamdan uzaklaştırıp,
dinsel yaşam modelini isteyen zihniyete taviz vermek olmuyor mu?
Evinin dışında bir işte
çalışmayan kadınlara ev kadını adı verilip, çalışmıyor statüsüne
konuluyor. Bazı kuruluşlar hatta bazı devletler, kadının görünmeyen
emeğini- temizlik, aşçılık, çocuk bakıcılığı gibi- hesaplayarak, ev
kadınlarını da üretici kapsamına alıp emeklilik hakkı verme
çalışması yapmaktadır. Yurdumuzda da, kadınlar lehine bu tür
çalışmalar umulurken, emekli yaşını elli sekize çıkarmak,
babalarından aldıkları üç kuruşluk yetim parasına göz dikmek,
kadınların iş hayatından çekilmesini, iyice güçsüzleşmesini ve erkek
egemen düzene teslim olmasını getirmiyor mu?
Ülkemizdeki kadınlar, iş
yaşamlarındaki konuları ne olursa olsun önce iyi eş ve iyi anne
olmak zorundadır ve bu görevlerini kolay kolay devredemez. Toplumsal
bakılar, kadınların önce bu rolünü iyi oynamasını ister, aksi halde
yuva dağılabilir. Bilinen söz ”Yuvayı dişi kuş yapar” Devletin
verdiği aylıklar meydanda. Kazanılan paralarla ancak yoksulluk
sınırında yaşanırken, çalışan kadın ev işlerinde yardımcı
kullanamayacağına ve yuvayı dişi kuş yaptığına göre, kadın iki iş
günü çalışmak zorundadır.
Doğum izini, emzirme izni,
çocukların hastalığı gibi nedenlerle zaten hep eleştiri alan ve bu
doğal engeller nedeniyle yerini erkeklere kaptıran kadınlar, en
küçük b.ir verimsizlikte ya da çalışan kısıtlamasında ilk işten
çıkarılanlar olmaktadır. Bu nedenle bir şekilde iş bulmuş ve
çalışmaya başlamış kadınlar, işlerinde erkeklerden daha başarılı
olmak zorundadırlar.
Anayasamıza göre cinsler
arasında ayrımcılık yapılamayacağından, fabrika, devlet dairesi gibi
kadın erkek birlikte çalışılan alanlarda, herkes aynı hizmeti
görürken, kadın ayrıca evde ikinci bir iş günü yaşarken, emeklilik
yaşının bu denli yüksek ve iki cins araksındaki emeklilik yaşı
farkının sadece iki yıl olması insan hakları bakımından
eşitsizliktir. Böylesi bir eşitsizlik ve uzun çalışma temposu,
kadınları emekli olmadan öldürür. Bu eşitsizliği kaldıramayan, katı
toplumsal kurallar ve son yıllarda yükselen dini görüşlü telkinler
sonunda kadınlar çalışma yaşamından ayrılıp, asli görev olarak
öğrendikleri (Bkz. Firdevs Helvacıoğlu’nun Ders kitaplarında
Cinsiyet Ayrımcılığı isimli araştırma kitabına) evlerini tercih
edeceklerdir.
Hani bir fıkra vardır.
Karşısına getirilen Bektaşi’yi suçlu bulan kadı ”Yatırın falakaya,
vurun beş yüz değnek” diye emredince, duyduğu cezadan beti benzi
uçan Bektaşi “Kadı hazretleri , ya siz sayı saymasını bilmiyorsunuz
ya da hiç sopa yemediniz” der. Ne yazık ki bu günkü yasa
hazırlayıcılar, politika yapabilmenin şartlarından en önemlisi olan
varsıl kesim temsilcisi olduklarından ve fakirliğin ne olduğunu
bilmediklerinden, fıkradaki kadı gibiler.
Uzun sözün kısası; bu yasa
teklifini MHP ve ANAP’ın hazırlayıp desteklemesini anlayabilirim.
Çünkü her iki parti de hiç saklamadan, dini kullanarak politika
üret(em)iyorlar. Amam Demokratik ve Sol olduğunu söyleyen, “Toprak
işleyenin, su kullananın” deyen Umudumuz Ecevit’in dine dayalı
politika yapanların biçtiği elbiseyi dikmesini anlayamıyorum.
Sermaye-Tarikat-İktidar üçgeninin içinde, halk deyişiyle son gürlüğü
yaşamak için tavizler vermek Ecevit’e hiç yakışmıyor ve gelecekte
tarih onu nasıl anlatacak merak ediyorum.
DOBRA Gazetesi
Ekim 1999
-Makalenin sonu -
|