SAKSI KUŞU    

 

 

   Yataktan  kalktığımdan beri dilime yapışan “Saksı Kuşu” sözünden kurtulamadım bir türlü. Sıcak yaz gününde asfalta atılmış sakıza bastığında, o tel tel uzayan yapışkanlıktan nasıl kolayca kurtulamazsa insan, ben de bu sözcükten kurulamıyorum. Hani bir anlamı olsa, tamam. Anlamsız bir söz ikilisi. Saksıyla kuşu ne bağladı da birbirine, getirip benim dilime taktı bir bilebilsem.

   Aynanın önünden geçiyorum, aynanın içinden benimle aynı hızla bir kadın geçiyor, gittiğim yöne doğru. Duruyorum, o da duruyor. Bana benziyor görüntü, ama kötü bir taslağım gibi duruyor. Heykeltıraşların yaptıkları ilk kabataslak gibi.

   Aynadaki kadının yüzü terden parlıyor. Yapış yapış bir görüntüsü var. Arkadan bir lastikle şöylesine bağlayıverdiği saçları yanlardan saçaklanmış. Gözlerinde meraklı, inceleyen bir bakış var. Aynadan dışarı gerçeğini inceliyor. Benden hiç hoşnut değil, bakışlarından seziyorum. Belli belirsiz burun kıvırıyor. Terden yer yer bedenime yapışmış  giyside görüntümün gözleri. Ter kokumu duymuş gibi burnunun “Beğenmedim” kıvrımları daha da belirginleşiyor.

Görüntüme;

   “ ‘Yuvayı dişi kuş yapar ‘ diye boşuna dememişler Hanımefendi. Kendi yuvamı yapıyorum işte. Dahası yıllar önce yuvak yapılmıştı da şimdi günlük bakım ve onarımını yapıyorum. Bu arada sana bir bilmecem var. Haydi bil bakalım. Dişi kuş yuvayı yaparken, erkek  kuş ne yapar?” diye sesleniyorum.

   Dudaklarımdan dökülüveren bu sözler sanki benim sözlerim değilmiş gibi. Sesim bile yabancı geliyor kulağıma. Ben hiç böyle şeyler söylemezdim. Kendi sözlerime inanamaz haldeyim.

   Canlıların veremediği yanıtı ayna mı verecek? Hem ayna nerden bilsin dişi kuşu, erkek kuşu? O anca görebildiğini gösterir. Aynanın gördüğü göreceği ise sadece bu oda. Yan odaya yöneliyorum. Kızın, oğlanın yatakları toplanacak. Biraz önce makine kurutmaya geçti, çamaşırlar asılacak. Ocağa barbunya koymuştum haşlansın diye. Bir koşu onu da söndürüp, süzmeliyim. Televizyon reklamındaki küçük çocuğun sözü takılıyor bu kez dudaklarıma. “ Daha çook çalışmalıyım, çooook.” Aynada bana benzemeyen, yapış yapış suratlı, ter kokulu kadına takılmanın zamanı mı şimdi?

   Ayaklarım büyüyüp ağılaştı mı ne? Sürüyorum yerde beni bulunduğum yere bağlayan, kırk beş belki de elli numaraymış gibi duyumsadığım ayaklarımı.  Kapıdan dönerken bir mırıltı sürünüyor ayaklarıma.

   “Şanslııım. Güzel kızım. Sürmeli gözlü tekirim. Dolanma ayaklarımın arasında. Seninle oynaşacak zamanım yok. Söz, işimi bitireyim, seni o zaman seveyim” diyorum. Ama hiç oralı değil. Atıyor kendini boylu boyunca yere, bacaklarını açıyor.  Karnının beyaz tüyleri okşanmak için bekliyor. Yumuşacık karnında masaj yapar gibi dolaştırıp elimi, okşuyorum. Mırıltılarının tonu değişiyor.

   “Dünyanın en güzel kızı. Bıyığı olan ve yakışan tek dişi. Ne de güzel doğurmuş anan  seni. Canımmm. Şanslı olan sen değilsin. Seni bulduğum için asıl şanslı benim. Hadi “Anne” de kızım. ‘An-nee, ann-neee’”

   Yere oturup kucağıma alıyorum Şanslı’yı.

   “Kızımmm. Canımmm. Bir sen dinliyorsun beni. Ne eşim ne çocuklar zaman ayıramıyorlar bana. Hepsinin çok önemli ve acele işleri var. Çok yoruluyorlarmış. Benim gibi bütün gün evde oturmuyorlarmış. Bu söz nasıl içime batıp, canımı yakıyor bir bilsen.

   Eşim geçenlerde birkaç kez ‘rahat etmek isteyen erkek fazla akıllı olmayan kadınla evlenir’ dedi. Bu söz de içimi acıttı. Yüreğimin üstüne bir parça köz yapıştırdılar sanki. Boğazıma bir yumruk gelip oturdu, bir şey diyemedim. Bak işte, yine o yumruk gelip oturdu boğazıma. Yaşım geçiyor da duygusallaşıyor muyum? Menopoza mı giriyorum yoksa?  Olur olmaz zamanda gözlerimin nemlenmesi de ne demek oluyor?”

   Şanslı’nın pembe burnunu burnuma dayıyor, bir süre öyle duruyorum. O kısacık sürede ne çok şey düşünüyorum. Tüm yaşamımın alıntılarıyla hazırlanmış bir filim tanıtımı geçiyor sanki gizlerimin önünden.

   Nasıl geldim bu yaşa? Geçen ay okula gitmiyor muydum ben? Ya o çarşamba akşamı?  Üniversite sınavına girmek için yalvarmıyor muydum evdekilere?  Okuldan ümidi kesince karşıma çıkan ilk evlenme teklifine evet diyeli kaç hafta oldu ki daha? İyi de bu çocukları ne zaman doğurdum ben? Bunları gerçekten yaşadım mı? Ve ben istediğim için mi yaşadım tüm bunları? Hayır, hayır. Bu sorular yanlış. Bir soru var asıl sorulması gereken. Kırk bilmem kaç yıllık yaşamda kendim için ne istedim, ne yaptım? Ne yaptım? Ne yaptım?

   Bu soru ramazan davulcusunun tokmağının gece sessizliğini titretişi gibi titretiyor içimi. Beynimle kulaklarımın arasında sağa sola çarpıyor bu küçük tümce.

   Üniversiteye gönderilmeye kıyılamayan ben, çalışma yaşamının zorluklarıyla uğraşmayayım diye çalıştırılmayan ben, kışın soğuktan- yazın sıcaktan sakınılıp çarşıya gönderilmeyen ben, hani koklarken el ve burun değdiğinde kararan ful çiçeğine gösterilen özenle büyütülen ben, evlendiğim adama saksısı tüllerle sarılıp, üzerine fosforlar serpilip devir teslim edilen ben.

   Orta okul ve lise çağlarımda kötü arkadaş edinebilirim, ailemize yakışmayacak bir gence tutulabilirim diye gün 24 saat denetlenen ben, sinema-tiyatro gibi en masum isteklerime “Kocanla gidersin” yanıtı alan ben, Zümrüdü Anka gibi her şeyden sakınılan, özenle büyütülen ben, günü geldiğinde en süslü kafese konularak, üstüne teller duvaklar takılarak, davul zurna eşliğinde devir teslim edilen ben.

   Bunca yıl  sonra ayrılana varıyorum bazı şeylerin.

   Ben; varlığı bana eklemlenmiş saksımla yaşayan –küsme lüksü bile olmayan- küstüm otuymuşum.

  Ben; varlığı bana eklemlenmiş kafesimle yaşayan, kapım açık kalsa bile –uçmayı öğrenemediğimden- çıkamayıp, kafeste yaşayan minik bir kuşmuşum.

   Ben hem saksıya, hem kafese bağımlı saksı kuşuymuşum. Uzun zamandır iç çalkantılarımın adını buldum işte.

   Ben saksı kuşu olmak istemiyorum. Ben uçmak istediğinde uçan bir kuş, açmak istediğinde açan bir çiçek olma istiyorum. Yolda yürürken, karşıdan gelen geçsin diye yolun kenarına çekilmek istemiyorum. Çevremdekilerin mutluluğunun benim mutluluk nedenim olduğu saçmalığından kurtulmak, gerçekten beni mutlu eden şeyler yapmak istiyorum. Saçımı eşimin sevdiği renkte değil, kendi sevdiğim renkte boyatmak istiyorum. Çocuklarıma iyi anne, kocama iyi eş olmaktan yılgınlığım yok, onları çok seviyorum ama onlardan da sevgi ve ilgi beklediğimi bilsinler istiyorum. Ayaklarının önüne çıkan küçük bir taşın üstünden sekerek geçip gittikleri gibi geçip gitmesinler önümden, beni görsünler istiyorum.   Sevildiğimi, değer olduğumu yaşamak istiyorum.

   Yanlış yapmamalıyım. Giden zamanı geri getiremem ama bundan sonrasını yaşayabilirim. Nereden başlamalıyım saksı kuşunu öldürmeye? Benim saksı kuşu olmamın nedeni, ne saksıdan ne kafesten ayrılamamam. Saksıyı kırıp, kafesimi paralarsam Saksı kuşluğum biter. Benim istediğim de bu.

   Kalkıp evi dolaşıyorum kucağımda Şanslı’yla. Sonra nemli pembe burnundan öpüp, bırakıyorum yere. “Bu günkü arkadaşlığın için teşekkür ederim” diyorum.

   Pencereleri açıyorum sonuna dek. Evin içinde benimle birlikte kapalı kalmış arzularımı, özlemlerimi salıyorum. “Haydi” diyorum. “Haydi, bakın dışarısı ne güzel!” Hareketli , neşeli şarkılar çalan bir kanal bulup, sesini iyice açıyorum radyonun. Dört bir yanımı müzik kucaklıyor. Çocukların neden yüksek sesle müzik dinlediklerini geç de olsa anlıyorum. Olsun.  Öğrenmenin yaşı yok. Hiç öğrenmeyebilirdim de.

   Evin içi dandini. Herkes her şeyini bir tarafa fırlatmış. Küçüklüğümde annem çekmecemi dağınık gördüğünde “Ne bu çekmecenin hali? Orospu bohçası gibi. Düzelt çabuk” derdi. Annemin sözü tem bu görüntülük. Ama toplamıycam. Akşam döndüklerinde yüzlerinin ifadesini görmek için toplamıycam. Onların deyişiyle, bütün gün evde oturduğum için toplamıycam. Sonrası mı? Sonrasının da bir açarı vardır elbet.

 

 -Öykünün sonu -