MİĞREN (BİR KADIN)        

 

 

“Migren gibisin. Ne olduruyorsun, ne öldürüyorsun. Bıktım , bıktım senden”    diye çığlık çığlığa bağırıyordu kadın.

Beş katlı, çift daireli apartmanın ikinci katında oturuyorlardı. Üç küçük odası, büyükçe  bir oturma odası ölçütlerindeki salonuyla; üst yarıları buzlu camla kaplı, ikinci kalite yağlı boyayla boyanmış, silmekten parlaklığı gitmiş kapılarıyla, iri diş sıvalı duvarlarıyla binlercesinden farkı olmayan, herhangi bir evde.

Çoktandır her şey gözüne batıyordu.  Özellikle, duvarların bilmem kaç kat boyasının altında bile zımpara gibi duran pürüzleri çok sinirine dokunuyordu. Nasıl dokunmasın ki? Geçen yıl kocasıyla yaptığı kavgada kocası saçlarından tuttuğu gibi yüzünü duvara sürtmüş, duvarın pürüzleri yüzünün derisini yüzmüş, yüzlerce minik deri parçası duvara yapışıp kalmıştı.

Ya küçük kuzusu, canım yavrusunu kaç kez kapmıştı o pis sarhoşun elinden. Çok sarhoş olduğu bir gün, sevmek için uyuyan bebeğini almış, uykusu bozulan bebek ağlamaya başlayınca “Radyo çok bağırıyor, sesini kısayım” deyip burnunu sıkıp döndürmeye çalışmıştı.

Hele bir seferinde sarhoşluğun etkisiyle hayaller görmeye başlamış, bebeğin saçlarını solucan sanıp, ayakları birbirine dolanarak makası aramış, bulamayınca mutfaktan bıçağı alıp saçlarını kesmeye çalışmıştı. Her seferinde bebeği zor bela almıştı elinden. O arada yediği tekmelerin, yumrukların ise hesabı yoktu.

Gene sarhoş geldiği bir gece “Yeni bir söz öğrendim. Karı kısmının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin dediler. Ben bilirim seni. Sen sıpasız durursun da sopasız durmazsın” deyip saldırmıştı üzerine. O sıralar üç aylık gebeydi. Karnına yediği bir tekmeyle bayılmıştı. Ayıldığında köşede sızmış bulmuştu onu. Sancısı ve kanaması vardı. Kimseden yardım isteyememiş, bütün gece acı içinde kıvranırken, onun sarhoş horultularını dinlemişti.

Her kavga sabahı ayıldığında sanki bir gece olanları o yapmamış gibi “Karıcığım, canım” demeye başlardı, bir gün öncesinin izlerini görünce çok üzülür, hıçkırıklarla ağlardı. Yeminlerle onu ne denli çok sevdiğini, bir daha içmeyeceği sözünü verir, bir süre içmezdi de. O gün de öyle yapmıştı. En çok göz yaşını o gün dökmüş, en çok yemini o gün etmişti.

Kanaması ve ağrıları sürdüğü için hastaneye gittiğinde, dayak yediğinden kuşkulanan görevliler emniyete haber vermişler, soruşturmaya gelen polise “Merdivenden düştüm” demişti. O denli göz yaşına ve yemine dayanamamıştı. Hem evinin erkeği, çocuğunun babasıydı o.

Aldığı darbeler yüzünden doktorlar hemen kürtaja aldılar kadını. Bebeğiyle beraber rahmini de. Yani bir daha bebeği olmayacaktı. Bu acıyı bile ailesine anlatamamıştı.

O olaydan sonra hiç de iyi bir şey yapmadığını, olaylar sıradanlaşıp, kocası pişmanlık oyunlarını oynamaktan vazgeçince kavramıştı. Yaşadıklarına daha fazla dayanamayacağını hissedince ailesinden yardım istemiş, hiçbir destek bulamamıştı. Çünkü, bu kocayı o bulmuştu. “Kendi düşen ağlamazdı” Ayrıca ayrılıp da ne yapacaktı? Bir işi, bir kazancı da yoktu. Çocuğuyla beraber nereye gidebilirdi ki? Hem dayak yiyen ve kocası içen ilk kadın o muydu?

-   “Kocandır, hem döver, hem sever”

-     “Evlilik kolay değil, dayan, bu günler geçer”

-      “Bak seni ne çok seviyor, ne yapsın sarhoşluk hali”

-      “Yuvayı dişi kuş yapar”    gibi sözlerle geri çevrilmişti tüm yardım istemleri.

-Bağırırken onlarca kez yinelenen kavga günlerimi anımsadı ve bilmem kaç kez daha yinelenecek olan günleri içinde duyumsadı. Hayır... Yaşadıkları yeterdi. Daha fazlasını yaşayacak gücü yoktu.

İçinin öfke ve kinle kabardığını duydu. Sokak ortasında köpekle karşılaşan kedinin sırtının kabarışı gibi kabardı sırtı sanki, tırnakları uzadı, pençeleşti. Bakışlarının değiştiğini duyumsadı bir an. Yan tarafta duran paspasın sopasını kavradı pençeleşmiş parmaklarıyla. Sımsıkı tutup, arenada aslana öldürücü darbeyi vurmaya hazırlanan dövüşçü gibi kaldırdı sopayı ve.

 “Sakın bir adım bile atma bana doğru”  diye haykırdı. “Yeter, yemin olsun ki öldürürüm seni. Ya şimdi ya da uykunda, ama kesinlikle öldürürüm. Dokuz yıldır defalarca öldürdün beni. Kursağıma giren bir zehir lokma adına, bana öğretilen yanlış değerler adına katlandım her şeye. Tanrım.... Ne şaşkın, ne zavallıymışım. Senin için yaptığım hizmeti başkaları için yapsaydım yaşamımı sürdürecek parayı kazanırdım. Üstelik onca dayağı yemez, onurumu kaybetmezdim.  Bak bana... Çok yorgun ve bitkinim.. Uğraşamam seninle. Kaybedecek bir şeyim de kalmadı. Bir defada bitiririm işini. Tamam mı? Ha... tamam mı?”

         Kadının haykırışı tüm apartmanda yankılandı. Adam inanamaz gözlerle baktı kadına. Kadın her zamanki karısı değildi. Boyu mu uzamıştı ne? Bakışları da bir başkaydı. Şöyle bir uzanmak istedi kadına doğru. İçinden bir ses “Dur” derken, görünmez bir el ensesinden tuttu. Kıpırdayamadı. Ensesinde duyumsadığı el yavaşça döndürdü adamı kapıya doğru ve dışarı iteledi.

 

 -Öykünün sonu -