|
“Migren gibisin, ne olduruyorsun ne öldürüyorsun. Bıktım, bıktım
senden” diye adeta bir yılan gibi tısladı kadın. Gözleri kısılmıştı.
Gözbebekleri de yılanınki gibi tek çizgiye mi dönüşmüştü ne.
Söyledikleri yan odadan bile duyulmazdı. Dahası odanın dışında olan
biri bu odada birilerinin olabileceğini bile düşünmezdi. Ama onlar
on beş yıllık evliliklerinin – ilk üç yılını saymazsak- ayrılmaz
parçası haline gelen ve gün geçtikçe sıklaşan kavgalarından birini
ediyorlardı.
İkisi de orta halli
denebilecek kasabalı çocuklarıydılar. İkisi de daha iyi bir yaşam
hedefiyle yola çıkmışlar, tıbbiyeye gitmişlerdi. Yetişme
koşullarının ve hedeflerinin benzerliği yakınlaştırmıştı onları.
Kadın; çocuk doktoru olurken, erkek; kadın-doğumu seçmişti. Biri
devlet hastanesinde diğeri sigorta hastanesinde görevliydi. Saygın
isimleri, şehrin merkezi yerinde özel hasta kabul ettikleri
muayenehaneleri ve hatırı sayılır uzunlukta hasta listeleri vardı.
Son zamanlarda, özellikle
varsıllar arsında yaygınlaşan, şehir dışında ama şehirden de
kopmamış, iki katlı evlerden oluşmuş lüks bir sitede oturuyorlardı.
Zaman geçip hastaları
arttıkça daha çok çalışmak zorunda kalmışlardı. Daha çok çalışmak;
daha çok kazanırken daha az birlikte olmalarına neden olmuştu. Bir
kısır döngünün içine girmişlerdi. Çalış. Kazan. Yalnızlaş.
İki çocukları vardı.
Bebekliklerinin, kreş evrelerinin, okul yaşamlarının tüm
sorunlarıyla kadın ilgilenmiş bu nedenle eşiyle bölüştüğü zaman daha
da kısalmıştı. Seks ilişkileri bile takvime bağlanmış, ne tensel ne
de tinsel zevk vermeyen sıradan bir ilişkiye dahası göreve
dönüşmüştü.
Bu arada, üç yıl kadar önce
kocası muayenehanede çalışan yardımcı ile ilişki kurmuş, kadın,
yoğun işlerinin arasında yaklaşık iki yıl hiçbir şey anlamamıştı.
Olay ortaya çıktığında, karısına bir daha böyle bir şeyin
olmayacağına dair söz vermişti.
Kadın da; “Erkekler genelde
böyle. Sonunda işte beni istiyor.”deyip sözüm ona affetmişti.
Çalışan değiştirilmiş ama birkaç zaman sonra aldatış yinelenmişti.
Bu kez pişman da değildi adam. “Karısı ona vakit ayırmıyordu, yaşlı
adam değildi ya, gereksinimleri vardı”
Eskiden kısacık anlarda
aklından şöyle bir geçiveren sorular ve yaşadığı ihanetin acısı son
beş aydır matkap gibi beynini oyuyordu. İçinde fırtınalar kopuyor,
sorulara bildiği yanıtlar, dahası yaptığı ve yaşadığı şeyler
yaşamını parçalara ayırıyor, duygularıyla mantığı arasında
çalkalanıp duruyordu.
Kocası mesleğini
geliştirecek çalışmalara katılırken neden o ev ve çocuklarla uğraşıp
evde kalmak zorundaydı. Akşam saatlerinde kocası bacaklarını uzatıp
gazetesini okurken neden o çocuğun ödevlerini kontrol etmek ve bazı
şeyleri ertesi güne hazırlamak üzere koşuşturup duruyordu. Bir
yanlışlık, bir terslik vardı bunda. Hem, neden aynı parayı
kazanırken edindikleri malların çoğu kocasının adınaydı?
Dışarıda bastırdığı
duygularını evinde salıveriyor, yüzündeki hoş tebessümü vestiyere
asıp giriyordu sanki eve. Olur olmaz her şeye bağırıyordu.
Çocuklarıyla da arası bozulmaya başlamıştı. Buna bir çözüm
bulmalıydı.
Tüm bunlar kaç saatte, ya
da kaç saniyede geçmişti aklından ayırdında değildi artık. Kararlı
bir şekilde kafasını kaldırıp kocasına,
“Evet, gerçekten migren
gibisin. Seni bir gün daha çekemem. Derhal bugün eşyalarını al ve
git. Senden ayrılmak tüm sorunlarımın çözümü olacak” dedi.
-Öykünün sonu -
|