MİĞREN  (VE BAŞKA BİR KADIN)        

 

 

         “Migren gibisin. Ne olduruyorsun, ne öldürüyorsun. Bıktım, bıktım senden” diye bıkkınlıkla bıdırdandı. Sonra bulduğu bu sözlerden hoşnut, kafasını kaldırıp öfke ve inançla

“Evet, öylesin. Ben niye çekiyorum ki bu hastalığı. Sen gerçekten migren gibisin. Ağzımın kinin tadındaki pasısın ama bitti artık. Geçen hafta İstanbul’da koydum noktayı. O noktadan sonra başlayan cümlede ve o günden beri yaşamımda sen yoksun artık. Hani gargara yapıp da ağız acısından kurtulmuş gibi...”dedi, cümlesini bile tam olarak bitirmeden kalktı yerinden.

Kapıya geldiğinde durup kocasına son bir kez dönüp baktı. Ne yakışıklıydı yarabbi. Uzun boylu, atletik yapılı, bir gram fazlası olmayan. Gözleri ne güzel, yeşil kırçılları, uzun kirpikleri olan, hani bakarken hafif kısılan, kirpiklerin arasından iç titreten çapkın bakışların fırladığı gizler. İşte gene öyle bakıyordu ama hayret içi titrememişti bu kez. İki omuz başından iki el çekmiş gibi dikleşti omuzları. Birden içini güven dolu hissetti ve o güven duygusuyla bir tebessüm gelip oturdu yüzüne. Bunlar hep kocasına bakarken yaşadığı duygulardı. Omuzlarını şöyle bir silkeleyip kapıdan çıktı.

İçerideyken elinde tuttuğu şeyi anımsadı. Baktı. Evet, elinde tutuyordu. Çek defteri. En üst sayfaya çok sıfırlı bir rakam yazılmıştı. Altta yarım kalmış imzasını gördü. Kocası o sayfayı bekliyordu. Bir taraftan çek yaprağını yırtarken “Hayret doğrusu, bu kadarına da pes, niye verecekmişim ki bunu. İyi günlerimizin hatırınaymış. Bunca yıl düş kırıklığından ve üzüntüden başka ne verdi ki bana?”diye yüksek sesle. Kendi sesi kulağına geldiğinde sesinin kuruluğundan ürktü. Sustu. Derin bir nefes aldı. Nefes alırken gözlerini kapattı. Bir film şeridi geçmeye başladı gözlerinin önünden. Filmin kesilmesinden korkarak, gözlerini açmadan, hemen yandaki koltuğa oturup başını arkaya dayadı.

Babası yörenin zenginlerindendi. Uçsuz bucaksız tarlalar derler ya öyle zengin. Yöreleri tarım ağırlıklıydı. Babası tarım makineleri bayiliği de yapıyordu. Akıllı ve çalışkan bir adamdı, biri bin eden cinsten.

Evin tek çocuğuydu. Birkaç tane daha doğmuş ama yaşamamıştı onlar. Babası geçirdiği bir hastalık sonrası başka çocuğu olmayacağını öğrendiğinde tüm ilgi, sevgi ve varlık ona yönelmişti. Fanus içinde pamuğa sarılı denecek kadar nazlı büyütülmüştü. Şehirde, kolejde okutulmuş, üniversiteye izin çıkmamış o da pek hevesli olmamıştı.

22 yaşına geldiğinde babası; “Haydi evlendireyim artık seni, ben torun istiyorum” demeye başladığı sıralar, arazilerle ilgilenmesi için genç bir ziraat mühendisini işe almıştı.

Bu genç adam kasabanın gördüğü ilk ziraat mühendisiydi. Babası bir akşam eve çağırmıştı genç mühendisi yemek yiyip, iş konuşmak için. İşte o gece olan olmuştu. Romanlardan, filmlerden çıkıvermiş gibi duran gence vurulmuştu. İncecik kemikleri nasıl da titremiş, yanaklarının kızarıklığı bütün gece geçmemişti. Yemek sonrası çalışma odasına geçen babasıyla genç adamın yanına gitmek için bir sürü neden yaratmıştı. Ona karşı her zaman çok hoşgörülü olan babasının kızgın bakışlarını görünce ileri gittiğinin ayırdına varmıştı.

Sonraki günlerde, -biraz da kendi çabasıyla- daha sık karşılaşmışlardı. Onunla ilgilendiğini, onu çok beğendiğini belli etmeden nasıl ilgi çekebileceğinin yollarını ararken, yakışıklı ilah da onunla ilgilenmeye başlamıştı.

Babası gencin efendiliğinden, çalışkanlığından pek hoşnuttu. Bir gün kızını karşısına alıp, “Bu yörede işe sahip çıkacak eğitimde, senin de beğeneceğin damadı nereden bulurum. Akranlarımın torunları oldu, ben de kolum kanadım tutarken torunlarımla oynaşmak istiyorum. Ne dersin, evlendireyim mi sizi?” demişti. Ne anlayışlı adamdı babası. Tanışmalarının üzerinden altı ay geçmeden evlenmişlerdi bile.

Evlilikleri iki sene pek güzel gitmişti. Çok istediklerdi halde çocukları olmuyor, babası durmadan “ Haydi torunumu istiyorum” diyordu. Bu arada kocası eski nezaketini ve çalışkanlığını yitirmiş, çevre kasabalardan edindiği arkadaşlarla kumara dadanmıştı. “Büyük şehri özlüyorum İstanbul’a gidelim, burası beni boğuyor”diyordu. Gezmek için tamam da nasıl temelli bırakıp gidebilirlerdi? Tonu için bastıran babasıyla İstanbul’a gidelim diyen kocasının arasına sıkışıp kalmıştı. İki erkek birbirlerine cephe almış, biri aşk diğeri aile bağları ve parasal güç silahlarıyla donanıp birbirlerine karşı zafer kazanma yarışına girmişlerdi.

Bu arada yapılan tetkiklerde kocasından kaynaklanan nedenlerle çocuğunun olamayacağını öğrendiğinde dünyası başına yıkılmıştı. Engel kendisinde olsaydı babasına kabul ettirmek daha kolay olurdu ama engelin kocasında olduğunu nasıl söyleyebilirdi?

Tüm bu sıkıntıları nasıl atlatabiliriz diye uğraşırken kocasının işi savsakladığı yetmezmiş gibi kumar yüzünden kendinden durmadan para aldığını sezen babası, bir gece oyundan dönen damadın önüne çıkıp uyarı yüklü bir konuşma yapınca ipler kopmuştu. Hele hele çakırkeyif kocası “Çocuk diye dırlanıp durma, benim çocuğum olmuyor. Kızın da benden vazgeçmediğine göre bu paralar nasıl biter? Paraların bitmesine yardım ediyorum” deyince babası sıkıntıdan felç geçirmiş, belden aşağısı tutmaz olmuştu.

Beş yıldır yatalak olan babasını üzmemek için kocasıyla babasını hiç karşılaştırmıyordu. Üç sene kadar evvel eve gebe bir çalışan almış, kendisi de babasının yanına giderken gebe numarası yapmış, vakti geldiğinde doğurmuş gibi yaparak çalışanın bebeğini göstermişti babasına. Babası pek mutlu olmuş, varlığının yüklüce miktarını hemen vermişti. Böylece kumar oynamayı sürdüren, bu arada sık sık İstanbul’a gidip uzun süre gelmeyen kocasına para verebiliyordu. Bu gidiş-gelişler arasında kocası ona iyi davranıyor, o da “Hava değişikliği ona iyi geliyor” diye düşünüp gittikçe sıklaşan bu ayrılıklara hayır demiyordu.

Bir gün İstanbul’a yerleşen biricik arkadaşı onu İstanbul’a çağırmıştı. Kocası da oradaydı. “Orada birlikte birkaç gün geçiririz, benim de böyle bir değişikliğe gereksinimim var” diye düşünüp, sürpriz yapmak niyetiyle İstanbul’a gideceğini kocasına söylememişti.

Gittiğinin ilk günü arkadaşı “ Baş başa bir gece geçirelim diye eşimi dışarı gönderdim” demiş ve iki kadın bir gülüşüp bin ağlaşarak eski günleri anmışlar, çok hoş bir gece geçirmişlerdi. Ertesi sabah kocasını aramak istediğinde arkadaşı “Bırak arama. Akşamları takıldığı yerleri biliyorum, sık sık karşılaşıyoruz. Akşam oralara bakarız, sürpriz tam olsun” demişti. Günü alış-veriş yapmakla ve akşama hazırlanmakla geçirmişti. Arkadaşı ve arkadaşının eşiyle erken saatlerde çok şık bir gazinoya gidip masalarına oturmuşlardı ki kapıdan giren kocasını görmüş, yerinden kalkacakken arkadaşının kolundan sıkıca tuttuğunu fark etmişti.

Nefesi kesilir gibi olmuştu bir an. Kocasının kolunda genç, güzel bir kadın vardı. Arkadaşı yavaş bir sesle kulağına “Canım, bu ilişkiyi bir yılı aşkındır yaşıyor kocan. Önceleri söyleyip söylememek arasında kaldık. Ama çektiklerini hak etmediğini ve burada yaşananları bilmen gerektiğini düşündük. Bundan böyle karar verecek olan sensin” diyordu.

Bir an ne yapacağını bilemez bir şekilde oturmuştu. Sonra “ Beni görene dek onları izleyeyim “ diye düşündüğünü anımsadı. Ne kadar zaman geçti ayrımsayamaz haldeydi. Kocası karşı masada bir başka kadınla konuşup gülüşüyordu.  Birlikte ne kadar uzun zamandır konuşup gülüşmediklerini düşündü. Gözlerini onlardan ayıramıyordu. Beklenen olmuş, en sonunda kocasıyla göz göze gelmişti. Kocası adeta heykelleşmişti. Yerinden kalkıp, kocasının masasına doğru gitmiş, masaya eğilip “ Boşandığımızı anımsamıyorum. Ne zaman evlendin? Adresini ver de eşyalarını göndereyim” deyip çıkmıştı gazinodan.

Silkelenerek açtı gözlerini. “Yaklaşık yedi yıla bir roman sığdırmışım. Beş yıldır süren migrenim de bitti. Bedim ve beynim kuş gibi” diye düşündü.

 

 -Öykünün sonu -