|
Temizlikçi kadının “Ablaaa, koşşş, bi gel hele” diye çağırışına
gitti içeri. Yatak odası temizleniyordu. Taban halı kaplı
olduğundan ağır eşyaları her zaman yerlerinden oynatamıyorlardı. Yaz
tatili de girmişti araya. Uzun zamandır dip-bucak temizlik
yapılmamıştı. Elbise dolabına dayalı duran dikiş makinesinin altını
temizlemek için kenara çekmişti kadın. Açığa çıkan yerde bir sürü
kara tüylü güveler öbek olmuş, yerdeki halıyı kemiriyorlardı. Güve
yeniğinden kısalmıştı kimi yerin tüyleri. Halı desenli bir hal
almıştı. Tozla karışmış görüntü pek çirkindi.
Bir an şaşkın bakakaldı
kadın. Sonra; “Elektrik süpürgesini ver bana çabuk” dedi. Makineyi
kapıp, güç düğmesini sonuna dek açtı. Bir harıltı sardı odayı. Kadın
kazırcasına, tekrar tekrar gezdirdi süpürgeyi yaklaşık bir metre
karelik alanda. Bir taraftan söyleniyordu. “Ne zaman, neden gelmiş
de ne çabuk üremişler? Ben size gösteririm, kökünüzü kazıyacağım
sizin”
Uzun uzun sürüdü süpürgeyi
yerde. Zamanı unutmuştu sanki. Beli ağrımaya başladı. Elini beline
götürüp inlemeyle doğruldu. Kafasını kaldırdı. Yatağının içinde
oturuyordu.
Etrafını izledi birkaç
saniye. “Düşmüş” dedi. Derin bir “Ooohhh” çekip kendini tekrar saldı
yatağa . Sağ kolunu yastığının altından geçirip, yüzü koyun yayıldı.
Kafasını bir iki oynatıp yerleştirdi. Gözlerini kapadı.
Gözlerinin önüne düşündeki
güveler gelip yerleşti. Yerde bıcır bıcır kıpırdanıp, halıyı
kemiriyorlar. Sanki sayıları daha da artmış. Gözlerini açtı. Görüntü
kayboldu. Gözlerini kapattı. Güveler biraz daha artarak geldiler.
İçini bir huzursuzluk sardı
kadının. Sımsıkı kapalı perdenin arkasında sabahın ilk ışıkları
girmeye çalışıyordu. Yarı sıkkın yarı uykulu baş ucundaki saate
uzattı elini. Vakit erkendi ama kalkılabilirdi de. Uyumak için
çabaladıkça güvelerle burun buran gelmek, sabahın bu erken saatinde
hiç de istenecek bir şey değildi. Kalktı.
Orta boylu, düzgün hatlı,
alımlı bir kadındı. Ellili yaşlarını sürdüğünü, hele karşıdan hiç
kimse anlamazdı. Elini yüzünü yıkayıp, saçlarını taradı. Sessiz ve
hızlı adımlarla mutfağa gitti, çay suyu koydu ocağa. Aynı adımlarla
aynanın önüne gitti. Pembe bir rujla dudaklarını ve yanaklarını
renklendirdi. Aynadaki görüntüsünü pek sevdi. Gülümsedi. Gürültü
yapmamak için salonu geçti. Sokağa bakan koltuğa oturup dışarıyı
seyretti.
Biraz sonra kapıcı gazete
ve ekmeği getirdi. Gazeteye bir göz attı. Değişen pek bir şey yoktu.
Enflasyon ve işsizlik artıyordu gün be gün. Bir iki parti başkanı,
benim yoğurdum daha tatlı diyorlardı. Kendi yoğurtlarının ekşiliğini
bile bile. Canı sıkıldı. Gazeteyi koydu kenara.
......
Eşini ve oğlunu
geçirdikten sonra yapacak işi yoktu. Canı gezmek de istemiyordu.
Aklı gördüğü düşte kalmıştı. Kızına telefon edip düşünü anlattı.
Kızı;
“Anne, bu yıl güve
rekoltesi fazla sanırım Daha dün iki arkadaşım aynı şeyden
yakınıyorlardı. Ben de, hem yavaş yavaş kışlıkları çıkarayım hem de
kontrol edeyim diyordum” dedi.
Kadının daha çok canı
sıkıldı. Bu tür börtü böcekten hep tiksinmişti. “Korkunun ecele
faydası yok. Bunca yaşıma geldim, beni şimdiye dek yemediklerine
göre gene yemezler. Ben de bir kontrol edeyim. Hem kızın dediği gibi
kışlıkları da çıkarmak gerek.” diye geçirdi aklından.
Önce elbise dolabının
üstündeki hurcu indirdi ofluya pufluya. İçini tamamen boşalttı. Tek
tek silkeleyip, aralarına baktı yünlülerin. Hemen giyilir diye
düşündüklerini ayırıp çok kalınları yine yerleştirdi hurca.
Bir başına kaldıramazdı
hurcu dolabın üstüne. “Akşam oğlanla bey kaldırsınlar, şöyle kenara
çekeyim” dedi. Dolabın üst rafına bohçalayıp koyduklarını indirip
baktı. Tertemizdi tüm eşyalar. Bir tek böcek bile çıkmamıştı. Hem
giysilerinin güvelere ziyafet olmamasına hem de tiksindiği o
yaratıklarla karşılaşmayışına pek sevindi.
Günün yarıdan çoğu geçmişti
bu arada. “Başlamışken sandık sepet ne varsa elden geçireyim bari”
diye düşündü.
Yıllardır bir türlü atmaya
kıyamadıkları ya da anısı var diye sakladıklarını koydukları,
kilerde duran büyük sandık geldi aklına. Kızının eşyaları çıkınca
boşalan kileri yaklaşık üç yıldır, amatör fotoğrafçılık çalışmaları
için eşi kullanıyordu.
Karın birkaç
kilerde bir şeyler arayacak ya da orası temizleyecek olmuş, her
seferinde eşi “Benim eşyalarımı karıştırma, ne istiyorsan bana
söyle. Temizliği de ben yaparım” deyip karşı durmuştu. Kadının aklı
o sandığa takıldı. Yurt dışından aldığı güzel yün manto vardı
içinde. Kendine küçük geldiğinden giyememiş, vermeye de kıyamamıştı.
Belki kızı giyer diye saklamıştı yıllardır. Onu çıkarıp bakmalıydı.
Bu sene mürdüm rengi ve klasik kesimler modaydı.
Kilere girdi.
Ortadaki fotoğraf malzemelerini özenle topladı kenara. Eşini
kızdırmak istemiyordu. Sandığın olduğu köşeyi boşalttı. Temiz bir
çarşaf getirip koydu yere. Sandıktan çıkardıklarını onun üstüne
koymaya başladı. Eşinin, gene yurt dışından aldıkları iki takım
elbisesini, birkaç ipek kravatını, sonra çocuklarının
küçüklüklerinden ayırdığı bazı giysilerini çıkardı. Aslında o
elbiselerin içinde takılıp kalmış küçüklüklerini sevdi çocuklarının.
“Bu elbiseleri çocukları olduğunda vereyim de giydirsinler” dedi.
Aklı güvelerde özenle kontrol edip, katladı.
Kürk etolünü
silkelerken bir balo gecesi uçuştu sanki havada. Etolü katlarken
balo gecesini de katlayıp içine koydu yeniden. Eline aldığı bohçayı
açıp açmamak arasında kaldı bir süre. Açsa, gelinliğine dokunsa,
düğün gecesini yaşamıydı acaba? Dayanamayıp açtı. Hafif sararmış
tüllü kumaşı seyretti bir süre. Sonra ayağa kalkıp, önünde tuttu.
Dans eder gibi salındı birkaç kez. Gelinliğin bedeni her yandan
ikişer parmak daha küçüktü şimdiki bedeninden. “Yıllar geçerken
artıklarını ve izlerini bir şekilde bedenlerimize bırakıp gidiyor”
dedi. Sonra katlayıp kaldırdı gelinliğini.
Eşinin bir kazağı
geçti eline. Bordo-gri karışımı el örgüsü bir kazak. Onu ördüğü
günleri anımsadı. Gülümsedi. “Çıkarayım bunu da , belki oğlan giyer”
dedi. Avuçladı kazağı. Parmakları sert bir şeye dokundu. Kazağı
kaldırırken içinden bir paket düştü.
Böyle bir paket
koyduğunu anımsamıyordu. Aldı paketi. Özenle sarılıp, bantla sımsıkı
kapatılmıştı. Hafızasını yokladı. Hayır, o koymamıştı. Elinde
evirdi, çevirdi. Kızının olsa, böylesine özenle sarıldığına göre çok
önemliydi, alır giderdi.
Oğlu ya da eşi.
Sonuçta bu paketi ev halkından birisi koymuştu sandığa. İçinden bir
ses “Bırak oğlunundur” diyordu ama bir başka bir ses de “İçinde ne
var?” diye soruyordu. “Bırak oğlunundur” diyen sese “Sandık
öncelikle benim sayılacağından, içindekini bilmek de hakkım” diye
bir yanıt gönderdi.
Tekrar
kapatabilsin diye büyük bir özenle, yırtmadan açtı. Kucağına bir
tomar mektup döküldü. “Oğlanın mektupları bunlar. Bir ara özel bir
arkadaşı vardı, ondan gelen mektuplar mutlaka” dedi. Toplayıp tekrar
paket yapmak istedi.
Zarfın üzerindeki
isim dikkatini çekti. İyi okuyamıyordu loş ışıkta. Alıp ışığa
yaklaştı. Eşinin ismi yazıyordu. Bir anlam veremedi. Diğerlerine
baktı. Hepsinin üzerinde eşinin ismi vardı. Kendi el yazısı değildi.
Zaten ikisinin mektuplarını “Bir benden, bir ondan” diye
sıralamıştı ve odalarındaki dolaptaydı. Kimden gelmişti bu
mektuplar. Dayanamayıp birini açtı. Kısa bir not vardı kağıtta.
“Sevgilim,
Seninle geçirdiğimiz bu
hafta sonu yaşamımın en güzel günleriydi. Asla unutmayacağım.”
Ne başka bir söz ne de
imza vardı. İnanamaz gözlerle baktı kadın. Parmakları ve dudakları
titriyordu. Gırtlağına bir düğüm oturmuştu. Ne yapacağını bilmez bir
şekilde uzun dakikalar boyunca oturup kaldı yerde.
Hafta sonu mu? Hangi hafta
sonu? Kocası o tarihte neredeydi? Neden imza yoktu mektupta? Bildiği
biri mi? Kimdi acaba? Her soru bir yumruk gibi iniyordu beynine.
Sersemlemişti.
Omuzlarına bir ağırlığın
gelip oturduğunu duyumsadı. Diğer mektupları okumakla okumamak
arasında kaldı bir süre. Sonra “Bundan kötü olamaz ya, belki kadının
adını öğrenebilirim diğer mektuplardan” diye düşündü. Hemen ardından
“ Kadının adını öğrensem ne olacak? Bu ihaneti yaşamamış mı
olacağım? Yoksa yüreğimi acıyla sıkan mengene mi gevşeyecek? Kadının
adını öğrenip öfkemi kadına mı yöneltmek istiyorum acaba? “Kötü
kadın, kocamı baştan çıkarmış” deyip affetmenin ve unutmanın yolunu
mu açmak istiyorum kendime?
“İhanetin açıklamasını
istemek, gerekçeleri kabullenmeye hazırlanmaktır. Benim derdim
gerekçelerde değil, sonuçta.”
Kalktı kadın. Mektupları
küçük bir kutuya koyup kenara ayırdı. Sandığı yerleştirmeyi bitirdi.
Kilerden çıktı. Kendine kahve yapıp yola bakan pencerenin önüne
oturdu. İçindeki fırtına, beyniyle yüreği arasında gidip gelen
düşünceler, ara ara yanaklarından süzülen yaşlar, iç hesaplaşmasının
ve zor bir karar vermenin yansımalarıydı.
Sıkıntıyla oturuşunu
değiştirdi birkaç kez. Elini kucağında kenetledi ilkin. Sonra
ağrıyan şakaklarını ovaladı. İki dakika sonra yüreğinin üstüne,
göğsüne masaj yaptı. Birkaç dakika sonra ince uzun parmaklarını
saçlarının arasında gezdirip, alnının ovuşturdu yeniden.
Neden sonra yaptıklarının
ayırdına varıp, ellerine baktı. “Ellerim, tek can dostum. Bir siz
varsınız beni aldatmayan. Neler gelmedi ki başınıza benim yüzümden.
Dar kazançlı olduğumuz günlerde, hem dışarıda çalıştınız, hem evde.
Üç kuruş fazla kalsın diye. Ördünüz giydik, diktiniz giydik.
Çocukların boklu bezlerini de siz yıkadınız, kaynanamın yatalak
olduğu iki yılın hizmetini de siz gördünüz. Her şey alime
mutluluğumuz içindi. Hangi mutluluk içindiyse çektikleriniz ve
çektiklerimiz, boşunaymış. Kurtların ağaçları, güvelerin yünleri
kemirdiği gibi kemirilip içim boşaltılıyormuş aslında. Yaşamımın
güvesini gördüm bu gün. Böylesi börtü böcekten hep tiksinmişimdir.
Haksız değilmişim. Hemen kurtulmam gerek bundan. Haydi, yapmamız
gerekeni yapalım. Dinlenmek yok size. Önümüzdeki günlerde daha pek
çok işimiz olacak.” dedi.
Yerinden kalktı. Telefonu
eline aldı. Kızının numarasını çevirdi. Çok kısa ve net bir şekilde
“Akşama çok önemli bir konu var konuşmamız gereken. Mutlaka bize
gelmelisin” dedi. Kızının sorularına gerekli yanıtları verip kapattı
telefonu. Oğlunun iş yerini aradı. Ona da “Oğlum, bu akşam için bir
palan yapma kendine. Mutlaka eve gel” dedi. Endişelenen oğlunu da
yanıtladıktan sonra yatak odalarına gitti.
En büyük bavulu alıp eşinin
elbiselerini özenle yerleştirmeye koyuldu. Dolan bavulu kapatıp
ikinciyi hazırladı. Üçüncü bavulu alıp kilere açık olarak bıraktı.
Hobi malzemelerini kendi toplasın diye.
Akşam yemeğini hazırlamak
için mutfağa geçti. Bu kez eşinin sevdiklerini değil de kendi
sevdiği yemekleri hazırlamaya başladı.
-Öykünün sonu -
|