YİTİK SOKAKLAR    

 

 

     Arkadaşım evini değiştirmişti. Geçen gün ziyaretine gideyim istedim. Elimde adres, girip çıkıyorum sokaklara. Birkaç dolaştıktan sonra sanki hep aynı yerde tur atıyormuşum gibi geldi. Biliyorum, aynı sokaktan ikinci kez geçmedim hiç. Ama öylesine birbirlerine benziyorlar ki.. İki yanı binalar dizilmiş, hiçbir özelliği, hiçbir güzelliği olmayan binlerce sokaktan bir kaçı işte.

Sokakların genişliğini göz kararıyla ölçmeye çalışıyorum. Duvardan duvara on beş-  on yedi adım. Benim adımım –uzunca atmışsam- yetmiş santim geliyor. Demek ki yolun genişliği on iki metre kadar. Birer buçuk metreden üç metre iki kaldırım payını düşersek yolun asıl genişliği yaklaşık dokuz metre.

İki yanına beşer katlı binalar sırtlarını birbirlerine dayayarak dizilmişler. Hayır, hayır... Aralarında boşluk kalmayacak şekilde kol kola girmişler. Abartısız kale duvarı görüntüsü. Pencereler de mazgal deliği olsa gerek.

Bazıları tek, bazıları çift daireli olsa da tüm binalar ne kadar birbirlerine benziyorlar. Büyükçe bir demir kapı, kapının hemen yanında bir zil paneli. Genellikle binayı ortalayan noktada bir balkon. Balkonun iki yanında birkaç pencere. Pencerelerin çoğunun tül perdeleri sımsıkı kapalı. Bazı pencerelerin perdeleri ise gözlerini kısarak bakıyormuş gibi yarı açık.

Bütün binalar genellikle açık renk boyalıymış. Yıllar geçtikçe toz, is ve yağmurla yol yol izler oluşmuş duvarlarda. Yalnızlığın hüznüyle ağlayan makyajı akmış yaşlı kadınları anımsatıyor bu görüntü bana.

Pervazlarda, balkonlarda çiçek arıyor gözlerim. Yok. Birkaç balkonda, birkaç saksı. Onlar da yalnızlık ve bakımsızlıktan sararıp solmuşlar.

Bu sokaklarda dolanırken tarihi savaş filmleri geliyor gözlerimin önüne. Geniş bir ova. İki ordu karşılıklı bekleşmektedir. Sonra kösler vurulmaya başlanır. Bam..Bam.. Bamm... Her iki tarafta bir hareket başlar.

Kamera yakın çekime geçer. Ordulardan birinin ön saflarında yüzlerce yaşlı ve bedensel engelliyle doldurulmuş. Hepsi de silahsız. Zor bir yaşamdan kurtulacağı ya da bir işe yarayacağının sevinci ile mutsuzluğun gölgesi karışmış gözler. Gerilmiş, incelmiş dudaklar. Yürekleri köslerle bir atmaktadır. Bab.. Bam.. Bamm...

Komutanın ileri işaretiyle yürüyüş başlar. Görüntü daha da yakına getirilir.Bazı yaşlı ve sakatların eli-ayağı daha sağlam olanlara bağlanmıştır. Biri vurulsa bile diğeri onu bir süre taşımalı, düşman aradan    yol bulmamalıdır. Ayak sesleri yürek seslerine denktir.

Bu yürüyüş karşı tarafı da hareketlendirmiştir. Onlar da bir süre kendi köslerinin temposunda yürürler. Sonra dururlar. Okçular dizilir en öne Omuz omuza yerleşirler. Oklarını yerleştirirler yaylarına. Beyin bedeni, kollar kirişleri gerer. Komut beklenir. Bir seslenişle bir taraf öte tarafa akıverecek gibidir.

Sokağa çeviriyorum düşüncelerimi. Uzunca bir sokak. Binalar o bir atımlık arayı “Kim bozacak? Nasıl bozacak?” diye bekliyorlar gibi. Ötelerdeki, sokağın sonuna doğru olan binalar ise el ense çeken pehlivanlar gibi daldırmışlar balkonlarını karşı binaya.

Belli ki güneş pek uğramıyor bu sokağa. Belki tam öğle üzeri şöyle bir “Ce eee” deyip kaçıveriyor. Bu kısacık süre sokağı ne ışıtmaya ne de ısıtmaya yetiyor. Havaya soğuk grilik ve yosunsu koku asılıp kalmış gibi.

Yolun tam ortasında durup iki yanımdaki binalara bakıyorum. Gene bir film sahnesi geliyor gözlerimin önüne. Birbirine düşmen iki adam, karşılıklı durmuşlar. Burunlarından çıkan kızgın soluk diğerinin yüzünü yalıyor. İkisinin de yumrukları sıkılı, gözleri kısık. Gerilip incelmiş dudakların altındaki dişler belli oluyor. “İlk vuran ben olmalıyım. İlk o vurursa ne yapmalıyım?” ikilemi içinde bekleşiyorlar. İletişim kurmak, dost olabilmek için en küçük bir çaba yok. Bilmiyorlar mı, sevgisizliğin kimseye yararı yok?

Bu binalar o filmdeki adamlara benziyor. Biri “Işığıma engelsin”, diğeri “Sen daha sonra geldin” der gibiler. Kapılar öfkeyle sıkılan ağız, pencereler kızgın bakan gözler. Yanlış beyinlerde tasarlanıp, yanlış ellerle  gene yanlış yerlerde var edilmişler.

Bu dar sokağın hüzünlü evleri bir şeyin ayırdında değillerdi. Özlemleri hemen hemen aynıydı.

Geniş caddenin bir kenarında, dört yanında çiçekler ve çocuklarla dolu bahçesi olan binalar olsalardı. “Ciğerime kadar görünüyorum” diye düşünüp, perdelerini kapalı tutacaklarına açsalardı sonuna dek. Gün ışığını içeri çağırsalardı, sabahları kahvaltıyı birlikte etselerdi.  Kapıları hep açık durup, çocuklar içeri-dışarı ikilemi duymadan özgürce koşsalardı.

Çiçekler arasında renk renk kelebekler dans etseydi. Her bahçeye çağrısız giren siyah benekli beyaz kelebek şaşırıp içeri girseydi. Evin tembel kedisi, gözünün birini açıp baksa sonra da uyumaya devam etseydi. Ara katlardan birinin penceresinde havalandırılan kafes kuşuna komşu gitseydi çam ağacındaki serçe ailesi.

Biraz evvel şu sararmış evin üçüncü katın penceresinden şöyle bir görünüp kaybolan sarı benizli oğlan, defter yaprağından şeytan uçurtmasını makara ipliğine takıp koşsaydı bahçede. İnce kemikleri güneş görseydi. Ninesinin ağrısız bir gününü gözlemekten kurtulsaydı parka gidebilmek için.  Ninesi örgüsüyle otursaydı yaseminin yanına konmuş sırada.

.................. 

Neden sonra, niye o sokakta olduğumu anımsadım. Bu ve bunun gibi binlerce sokağın ne hüzünleri ne de özlemleri biterdi. Aynı bizim gibi. Ben de hüzünlerim ve özlemlerimle çıkıp gittim o sokaktan.

 

 -Öykünün sonu -