DAĞ ADAM    

 

 

     Onu yaklaşık otuz yıl önce tanıdım. Ben o vakitler on beş yaşındaydım, o da kırk beş. Bizim sokağa taşınmaları, -hiç unutmam- sonbaharla kışın arasına sıkışmış bahar gibi bir güne rastlar. Enine boyuna, kapı gibi diye tarif edilen yapıdaydı Hüsnü Pehlivan. Kızıla bakan kumral dalgalı saçları, hep gülerek bakan bebek mavisi gözleri vardı. Yüzünün ilk göze çarpan yeri ise  derin çene çukuruydu. Bu çukur hep karamsı dururdu, çünkü tıraş bıçağını sokamazdı o çukura.

    Yumuşak, sevecen görüntüsüne karşın, dilden dile dolaşan söylentilere göre pek tekin bir adam değildi. Bu yüzden mahalle halkı pek yanaşmamıştı aileye. Onlar da umursamazmış gibi bir eda takınmışlardı. Zaman geçip birbirimizi tanıdıkça ve keyifli günlerinde anlattıklarıyla tüm yaşamını satır  satır öğrenmiştim. Amma büyük sırlarının açığa çıktığı gün, dün gibi gözlerimin önünde.

    İlk üçü erkek dört çocukları vardı. Çocuklar göz kararıyla dört-beş yıl aralarla doğmuş izlenimi veriyordu. En büyüklerinin akranları askere gitmişti ama o, ne yoklamaya gitmişti ne de askerlikle ilgili tek bir söz ediyordu. En küçükleri olan kız tahminen sekiz yaşında vardı. Onun akranları da okula gidiyor, o ise evde annesiyle vakit geçiriyordu.

    Albaylıktan emekliliğini bekleyen babam, Hüsnü pehlivanı kenara çekip bunun nedenini sordu. Kısa bir sessizlikten sonra o, başı öne eğik “Beyim, çocukların nüfusu yok” dedi. Şaşırma sırası babama gelmişti. Büyük bir öfkeyle “Dört çocuk yapmayı bilmişsin de nüfuslarını çıkarmayı nasıl bilemedin?” diye tersledi adamı. Babamın çıkışmasıyla o dağ gibi adam adeta küçüldü, sesi kısıldı. “Ne yaparsın, oldu beyim” diyebildi sadece. Onun alçaktan alması, sinmesi, babamı daha da saldırgan yapmıştı. ,elini uzatıp, dağ adamın sözüm ona ensesinden, -aslında kürek kemiklerinin arasından- tutup, “Yürü” dedi. “Çocuklara nüfus çıkarmak için muhtara danışmaya gidiyoruz.”

   Muhtara vardığımızda, babam hala hızını alamamış, söyleniyordu. Kısaca durumu anlatıp, “Çocukların nüfusu nasıl çıkacak?” diye sordu. Muhtar, dağ adama dönüp, “Nüfusunu ver” dedi. Dağ adam kedi uysallığıyla nüfusunu uzattı. Muhtar nüfusa şeyle bir göz atıp, “Burada bekar yazıyor, evliliğini kaydettirmemişsin” diye söylendi. Dağ adam daha da silikleşerek, “Biz devlet nikahıyla evli değilik ki” dedi, duyulur duyulmaz bir sesle. “Ne??” diye aynı anda bağırdı babamla muhtar ve onların biraz şaşkın ama çok öfkeli bakışlarını gördüm. Bizimkilerin tepkisinden iyice ürken adamcağız anlatmaya başladı.

   “Beyim, ben iki yaşımdayken, bizimkiler Yunandan kaçıp gelmişler. Devlet gelenleri dağıtırken, bizimkileri de Yakınçay köyüne yollamış.  Babam kuyu ustasıymış. Göçten birkaç ay sonra, tamir etmek için girdiği kuyu mezarı olmuş.

   Anamla ben bir başımıza kalmışız buralarda. Anca karnımızı doyurduk önceleri. O sıkıntısında bile ilk mektebe gönderdi anam beni. “Oku oğul, oku” diyordu durmadan. Herkeslerden önce öğrendim okuyup-yazmayı. Öğretmenim, “Hüsnü, seni yatılı okula göndereyim, oku” diyordu. Ama ilk mektepte pehlivanlığa merak sardım. Pehlivanlık okumanın önüne geçti. Sonraları bizim yörenin bilinen bir pehlivanı oldum. Demem o ki, şanım iyiydi hani. Bu sayede elimiz para gördü, anamın yüzü güldü.

   Vakti zamanı gelince asker oldum. Askerdeyken de güreşler tutup, madalyalar aldım. Bir madalya sonrası, askerden izinli gelmiştim. Bir düğün için komşu köyden gelmiş Safiye. Görünce sevdalandım. Hemen anamı yolladım istetmeye. Ama “Hayır” demiş kız tarafı. Pek şaşmıştım bu işe. Benim gibi pehlivana, yiğide kim kız vermezdi? Namerde muhtaç olmayacak kadar da kazanıyordum. Hem durduğum yerde yollamamıştım ki anamı. Safiye de uzaktan uzağa kırıtıp, baygın gözlerle bakınca fikrini sordurmuştum. “Hayır” diyen Safiye olamazdı. Ne olmuştu da “olmaz” demişlerdi?

   Meğerse, o ara, varlıklıca bir akrabaları istiyormuş Safiye’yi oğullarına. “Hem mallar elden çıkmaz, hem bu varlıktan bir akraba yararlanır” diyormuş erkek tarafı. Ama amaç başka. Safiye’nin evleneceği koca , salak. İlk mektebi bile bitirememiş. Dahası askere bile almamışlar salaklığından. Yani beyim, uzun işin kısa özeti, biraz başlık parası verip kız evi susturulacak, o güzel Safiye bir salağa esir olacak. Hiç kimsenin kıza bir şey sorduğu yok.

   İki- üç günlük sorgu sualden sonra öğrendim bunları. El kol bağlı duracak zaman değildi. Ben de öyle yaptım. Bir yolunu bulup kızın fikrini öğrendim. Gelen cevap pek güzeldi. Safiye de beni beğenmiş. Bir iş kalıyordu geriye, kızı kaçırmak.

   O vakitler askerlik üç yıl. Askerliğimin  bir yılı bitmiş, daha iki yılım var. Kızı kaçırmasam, kız elden kaçacak. Kızı kaçırsam askerlik bitmemiş daha. Safiye’yi gözden çıkaramadım. Kaçtık.

   Ne var ki kızın yaşı dolmamış. Aldılar mı beni dama? Yandı mı askerlik? Anası “Vermeyiz kızımızı” dedi mi? Bir sene hapis yattım. Hapisliğim bitti. “Askerliğin yandı, yürü baştan askere” dediler mi? Üç yıl da izinsiz asker oldum mu? Safiye kaçtığımız zamandan gebe kalmış, nasıl becerdiyse o salak oğlana varmamış, anamın evine kaçıp gelmiş. Bir zaman sonra ilk bebemizi doğurmuş.

   Oğlan dolu dolu üç yaşındaydı askerliğim bittiğinde. Dönüp geldim eve. Üç- dört ay kaldım kalmadı, demiştim ya anamlar Selanik tarafından gelmişler.

Anam;

   “oğul, memlekette malı olanlar hep gidip aldılar. Bende de bu eski tapılar var. Al bunları, git de ara bakalım arkasını” dedi. Düştüm yollara. Yunan tarafına geçmek için meğer pasaport denen kağıtlar gerekirmiş. Tuttu beni Yunan askeri, tıktı dama. Derdimi anlatamadım. O ara elimdeki tapu kağıtlarını alıp kayboldu gavurun biri. Malı ben şimdi hangi kağıtla ararım?

   Tam beş sene tuttular beni o damda. Sonra bir gün açıp kapıyı, salıverdiler. Döndüm eve, anam sizlere ömür. Safiye’nin  yanında sekiz yaşında bir oğlan, bir de dört yaşlarında bir oğlan. Asker sonrası ekip de gitmişim meğer. Haa.. o ara Safiye’nin de babası ölmüş. Ondan biraz toprak kalmış. Bizimki onu icara verip oradan gelen azıcık parayla, arada bir tarlalarda ırgatlık ederek geçinmiş.

   Ben döndükten sonra biraz güreş, biraz ırgatlık derken epey iyiye döndü geçimimiz. Safiye’yle ha bire nikahı konuşuyoruz. Elde iki çocuk varken gidip de “Bizi nikahlayın” demek ağrımıza gittiğinden kimselere duyurmak istemiyoruz. Kime sorup, kime danışsak diye aranıyordum.

   Bu arada, bizim karıya kalan tarlayı kendine katmak için başladı bizle uğraşmaya yan komşu. Yapma, etme laf anlamaz. Bir gün büyük kavga ettik. Çekip bıçağı salladım karnına, herif öldü. Maliyeti on dört sene.

   Hapisliğimin beş senesi bitmişken af çıktı. Eve dönüp geldim. Oğlan on üçünde, ikinci oğlan dokuzunda bir de dördünde oğlan. Anlayacağınız her  gelip- gidiş bir çocuk ediyor.

   Altı aya kadar gün geçirdik Nikahımızın olmayışından çocukların nüfusu yok. Benim hapisle ev arası gelip gidişlerim, nüfuslarının olmayışı, bu yüzden okula gidemeyişleri çok üzüyor çocukları, görüyorum. Onları daha da üzmemek için etrafa şan etmeden nikah yapmanın yolunu arıyorum.

   Bir gün kapı çalında. Kapıyı ben açtım. Gençten bir karayağız. Hayrola demeye kalmadan, elindeki bıçağı salladı üstüme. Tarla yüzünden öldürdüğüm herifin oğluymuş. Bıçak beni çizdi ya, sendeleyip düşmez mi kendi bıçağının üstüne. Zınk... Bıçak kasıkta. Genci kaptığım gibi koştum hastaneye. “Ölme” diye  de bağırıp ağlıyorum. “Gene mi damlara düşeceğim? Damlar da mı öleceğim?”

   Pek kötü yaralanmış genç, iyileşmesi uzun sürdü. O kadar koşmalarım kinini dindirmedi. “Beni yaralayan Hüsnü Pehlivandır” dedi. Olay benim hanede olduğundan nefsi müdafaa dediler amma dam hayatımızın evveli var ya, biçtiler yedi sene. Dam yolları göründü gene. Bu sefer tam yedi yıl yattım içerde. Cezamı bitirip geldiğimde ben damdayken doğan, altı yaşındaki kızımı ilk kez gördüm.

   İşte beyim. Hal böyleyken, böyle. Dediğim gibi aralara nikahı sokayım dedim olmadı. Nikah olmayınca nüfus hiç olmadı.  Burnum başka bir boka bulaşmadan  bir nikah kıyabilsek başka bir şey istemem. Büyüklük sizdendir” diye sözü bağlayıp, derin bir nefes aldı.

   Babamla muhtar durumdan kendilerine görev çıkarmışlardı. Birkaç gün sonra sessizce nikahları kıyıldı dağ adamla karısının. Sonra da çocuklara nüfus çıkarmaya geldi sıra. Muhtar;

   “Çocukları kaçar arayla yazalım nüfusu Hüsnü Pehlivan?” diye sordu.

Dağ adam;

   “Ne desem bilmem ki muhtar. Onları yapıp bu boya getirmek pek bi zordu. Sen o kadar uğraşma. Yaz altışar ay arayla” dedi.

 

 -Öykünün sonu -