|
Kırbeş- elli
yaşlarında görünüyordu. Giysisi temiz pak ama oldukça yıpranıktı.
Elinde bira önce aldığı gazete vardı. Alınca şöylesine bir bakmıştı
ilk sayfasına. Sonra, belki de her an otobüs geliverir diye
düşündüğünden katlayıp koltuğunun altına sıkıştırmıştı.
Durak önünde yürümeye
başladı. Sek sek oynayan çocukların çizgiye basmamak için
gösterdikleri özenle, irice parkelerin her birinin tam içine basmaya
çalışıyordu. Birkaç kez saatine baktı. Zaman geçmek bilmiyordu.
Saatlerdir bekliyormuş gibi duyumsamaya başlamıştı. Sıkıntıyla içini
çekti.
Uzaktan otobüs göründü.
Durakta bekleyenlerde bir hareketlilik başladı. Bankta oturan yaşlı
kadın, “Evladım, Fahrettin Altay’a giden araba mı bu?” diye sordu
yakınındaki genç kıza. “Evet” yanıtını alınca yere bıraktığı
çantasını alıp ayağa kalktı. Bankın diğer ucunda oturan bebekli
kadın da çantasının kolunda olup olmadığını yoklayıp, kalktı. Yatar
gibi tuttuğu bebeğini doğrultup, başını çenesine doğru sıkıştırdı.
Taşıdığı badana kovasının
üstüne oturmuş olan yaşlı adam da davrandı. Genç kıza,”Fahrettin
Altay otobüsü dedin demi kızım?” diye sordu. Duyduklarını
doğrulatıp, işi sağlama almak istiyordu. Çünkü karısı “Kulaklarını
yıkat, dediklerimi duymuyorsun” diyordu son zamanlarda. Kız gözünün
ucuyla dik dik bakıp “Evet” diye terslikle yanıtladı.
Biraz önce sevgilisinden
kavgayla ayrılmıştı kız. Kendi burda aklı ordaydı. Bazı yaşlılar pek
can sıkıcı oluyordu. Bu adam da onlardan biriydi işte. İçinden
“Sağır mısın? Demin söyledim ya...” diye geçirdi.
Yaşlı adam kızın kendisi
için düşündüklerini sezmiş gibi baktı kıza. “Öğrenci olacak, şu
kılığa bakın hele . Etek tepesinde, saçlar boyalı, kaşlar alınık.
Okula gidiyor sözüm ona. Ahh.. zamane gençliği...” diye geçirdi
içinden.
Temiz giyimli adam,
kapılarını açan otobüse yaklaştı. Sakince diğerlerinin binmesini
bekledi. En son o bindi. Arka tarafta boş olan yerlerden birine
oturdu. Ceketinin düğmesini çözüp rahatlattı bedenini ve omuzlarını.
Gazeteyi açtı. Milli
piyango biletini kontrol etmek için çekiliş numaralarının olduğu
sayfayı buldu. Kalbinde bir çırpıntı vardı. Şimdiye dek pek çok kez
bilet almıştı ama hiç bu gün gibi içi hoplamamıştı. “Allahım, gör
beni” dedi. Yoo bakamayacaktı numaralara. Ya büyük ikramiye ona
çıktıysa bu otobüste ne yapardı? Bağırsa bağıramaz, sussa susamaz.
Hayır, hayır, şimdi bakamayacaktı.
Arkasına dayandı. Camdan
dışarı bakmaya başladı. Trafik yoğundu. Çok yavaş gidiyordu araçlar.
“Gideceği yere varmam garanti bir saati geçer. Şehir büyüdükçe yaşam
zorlaşıyor. Bu kadar sürede Tire’ye gider insan. Ne yapmalı? Tire’ye
geri mi dönmeli acaba? Ama kız burada okuyor. Daha iki yıl var
okulunun bitmesine. Evi taşısak kızı yurda vermek gerekir. Elde yok,
avuçta yok. Mümkün değil. Eskilerin dediği gibi yukarı tükürsen
bıyık, aşağı tükürsen sakal. Neyi nasıl yapıp, işin içinden çıkarız
bir bulsak.” Diye geçirdi aklından.
“Bu yoksulluğun umarı yok.
Geçenlerde lokalde anlatıyorlardı. Adamın biri çok yoksulmuş. Bir
gün zengin bir araba bana çarpsa da çoluk çocuğa kan parası
ödeseler. Hiç değilse onların yaşamı kurtulur, der dururmuş.
Gerçekten bir gün zengin bir sürücünün arabasının altında kalmış ve
aynı dediği gibi çocuklarına yüklü bir kan parası vermişler. Tek
kurtuluşumuz böyle bir yol her halde. Ben de mi böyle dua etsem
acaba?” diye bir düşünceleri bir birini kovaladı. Hoşlanmadı
aklından geçenlerden. Düşündüklerinden kurtulmak ister gibi başını
salladı. Bir taraftan da eliyle sinek kovalar gibi bir hareket yaptı
başının hizasında.
“Düşünmekle işin zoru düze
inmiyor. Şu piyango biletine bir bakayım bari” deyip önceden bulup
kıvırdığı sayfayı açtı. Bileti çıkarmak için elini cebine attı. Yere
bir şey düşürmemek için göz ucuyla cebine bakıyordu. Eprimiş kol
uçlarıyla cep ağzı yan yana gelince ceketinin eskiliği iyice belli
oluyordu. Üzüntüyle gözlerini kırpıştırdı, gördüklerini
değiştirebilirmiş gibi.
Çıkardı bileti.En alttan,
amorti veren numaralardan bakmaya başladı. Amorti yoktu. “Uçtu bilet
parası” dedi. Son iki rakama da bir şey yoktu. Bakışları yukarı
doğru çıktıkça ruhu daralıyordu. Baktı, yarım bilete çıkmıştı büyük
ikramiye. Onun bileti de yarımdı. İzmir ve Kütahya yazıyordu
biletin satış yeri olarak. Rakamlara baktı. Büyük ikramiyenin
rakamları tanıdık tanıdık bakıyordu sanki. Bir daha, bir daha baktı.
Haa...haaaayt. İşte ona çıkmıştı.
İçinden bir çığlık atmak,
kollarını kaldırıp şıkır şıkır oynamak geldi. Otobüste olduğunu
anımsadı. Yutkunup, derin bir nefes çekti içine. Sessiz olmalıydı.
Ya kötü biri saldırır bileti elinden alırsa? “Sakin olmalıyım...
Sakin olmalıyım... Sakin olmalıyım...” diyerek bileti ikiye katladı
özenle. Eğilip çorabının içine soktu. Parmağıyla iyice ittirip
ayakkabısıyla ayağının arasına sıkıştırdı. Tamam. Çalınma
olasılığını ortadan kaldırmıştı. Şimdi ne yapacağını iyice
hesaplamalıydı.
Otobüsten inip inmemek
arasında düşünü bir süre. “İnip de ne yapacağım?” dedi sonra.
Kimselere söyleyemezdi ikramiye çıktığını. Gazetelerde okuduğu gibi
birkaç gün bekleyip sonra almalıydı parayı. O arada günlük
yaşantısını sürdürmeliydi dikkat çekmemek için. Birkaç saniye içinde
pek çok şey geçirdi aklından. Evet... Sakin olmalıydı.
Kimse duymamalıydı ona
ikramiye çıktığını. Yoksa gene gazetelerde okuduğu gibi tanımadığı
bir sürü akraba doluşurdu eve. Her şeyi bir sıraya sokmalı, parça
parça çıkarmalıydı parayı ortaya. Bir yerden miras kalmış gibi
yaparlarsa daha iyi olurdu herhalde.
Karısı geldi aklına. Sabah
evden çıkarken çamaşır yıkamaya hazırlanıyordu. Eski bir merdaneli
makineleri vardı ama o da bozulmuştu. Yaklaşık bir aydır elinde
yıkıyordu çamaşırları. İnce uzun parmaklı, güzel elleri yıllardır
her türlü işe girip çıkmaktan yıpranmıştı. Hele şu son ay hepten
kötü olmuştu. Uykusunda “Of ellerim, kollarım” diye inlemişti geçen
hafta çamaşırdan sonra. Karısının inlemelerinden içi ezilmişti.
Televizyonda gördüğü “Bütün çamaşırlarımı bu parmağımla yıkıyorum”
deyip, işaret parmağını televizyon camından gözüne doğru uzatan
süslü, güzel kadını düşünmüştü öfkeyle. O Fransız kraliçenin “ekmek
bulamazsanız, pasta yiyin” deyişine benziyordu televizyondaki
reklamlar.
Hemen bir otomatik çamaşır
makinesi almalıyız. Dahası makineyi hemen alayım da diğer işleri
sıraya koyana dek çamaşırdan kurtulsun” diye düşündü. Sonra sıraya
koymaya başladı her şeyi düşüncelerinde.
Şehrin merkezi bir yerinde
bir daire alıp güzelce döşeyecekti. Fazla göze batmayan, iyi bir
araba alacaktı sonra. Biri üniversite, diğeri lisede okuyan
kızlarına da birer daire alacak, ayrıca kızlarının hesaplarına
paralar koyacaktı bankaya. Annelerinin çektiği sıkıntıları
çekmesindi kızları. İyi de bunlar ileriki günlerde yapılacak
şeylerdi. “Niye bunları düşünüyorum? Yıllardır hep bu tür düşler
kurmuştum. Düşlerim gerçek oluyor artık. Başka şeyler düşüneyim.”
Dedi adam.
Aklını başka konularla
oyalamaya çalıştı. Olmuyor. Televizyonda gösterilen çikolata
reklamındaki adamın “Hiç aklımdan çıkmıyor ki” deyişi gibi kazandığı
ikramiye hiç aklından çıkmıyordu. Bu arada birkaç kez eğilip ayağını
kontrol etti. Bilet yerinde duruyordu.
“Kızları yaz tatilinde yurt
dışına yollarız yabancı dillerini geliştirmeleri için” diye
düşünmeye başladı yine. “Bu devirde bir dil bir insan, iki dil iki
insan. Kesin geliştirmeliler yabancı dillerini, dahası başka dil de
öğrenmeliler. Hanımla birlikte biz de gideriz yabancı ellere. Dünya
gözüyle görürüz oraları.Televizyonda, o bilmem kaç santimetre
karelik camda bile ne güzel görünüyor her şey. Kendi gözümüzle
görsek ne güzel olur.”
Bir kez daha eğilip ayağını
yokladı. Biletin ayağının sıcaklığıyla yumuşayıp gevremiş sertliğini
okşadı parmaklarıyla. Doğrulup dışarı bakmaya başladı yine. O ara
trafik rahatlamış, aracın hızı biraz artmıştı. Sevindi adam,
gideceği yere erken varma düşüncesiyle. Rahatlayıp gevşemiş bedenini
doğrulttu. Başını cama dayadı. Dudaklarının ucuna bir tebessüm
takılmıştı.
Bir durak kadar daha
gittiler. Çok işlek bir kavşağa geldiler. Kavşağa bağlı yollardan
biri oldukça dikti. Tam o yolun ağzında durmuştu otobüs. Yeşil ışık
onlara yanıyordu ama yol tıkalı olduğundan bekliyorlardı. Yokuştan
aşağı bir aracın şimşek gibi geldiğini gördü adam. “ Niye durmuyor
bu araç?Şimdi bize çarpacak.” Diye düşünmesiyle birlikte büyük bir
sarsıntı ve gürültü duyuldu. Araç tüm hızıyla adamın oturduğu tarafa
vurmuştu.
Yavaş yavaş etrafı
kararmış, sesler uzaklaşmıştı. Adam dudağının ucuna asılı kalmış
gülücükle; “Sonsuzluğun kara çukuruna milyarder olarak gidiyorum”
diye düşündü. Saniyesinde “Bileti eşime verebilmiş olsaydım keşke.
Ya bilet yitip giderse” endişesi yüreğini titretti. “Eyvahh” dedi en
son.
Düşünleri geri geldiğinde
bir yataktaydı. Gözleri yarı kapalı, bulunduğu yeri ve konumunu
anlamaya çalıştı. Başı ve sağ kolu sargılıydı. Sol koluna da serum
bağlanmıştı. Belden aşağısını hissedemiyordu. Ayaklarını oynatmaya
çalıştı. Hayır yoktular sanki. Elleriyle de yoklayamıyordu
bacaklarını. Başının öte yanından, ağlama sesiyle karışık adının
söylendiğini duyar gibi oldu. Boynunda büyük acılarla o yana bakmaya
çalıştı. Karısının yaşlı gözleri hemen önündeydi.
“Bacaklarım...! Bacaklarımı
hissetmiyorum.” Dedi adam. Kadın “Bacağı orda yerinde” dedi. Adam
inatla “Bacaklarım...!” diye yineledi. “Sağ bacağım?”
Kadının ağlayışı
hıçkırıklara döndü. “O yok” diyebildi duyulur duyulmaz bir sesle.
Adam acı ve telaşla karışık “ayağım neredeyse git bak, çorabım
ayağımda mı? Çorabın içindeki kağıdı getir bana” dedi. Kadın
şaşırarak baktı kocasına. “Üzüntüden ne dediğini bilmiyor yazık.
Aklını mı yitiriyor yoksa?” diye geçirdi içinden. Adam kadının
düşüncelerini yüzünden okumuş gibiydi. Sesini öfkeyle “Yüzüme öyle
bakma. Git ayağımı bul. Çorabın içindeki kağıdı getir. Kadın,
duymuyor musun beni? Sağ çorabımın içine milli piyango bileti
koymuştum. O bilete büyük ikramiye çğkmıştı. Git onu bul” diye
bağırdı. Kadının gözleri yerinden dışarı uğramıştı. O halim-selim
kocası acıyla delirmiş, neler sayıklıyordu. Bu yoksullukla, hem
topal hem deli bir kocayla ne yapardı? “Doktoru bulup geleyim.” diye
düşünüp kapıya yöneldi. Tam elini kapıya uzatmıştı, kapı açıldı.
Ameliyat yapan doktor girdi içeri.
“Ooo... Hastamız kendine
gelmiş.” Dedi sevecen bir sesle. Hastanın kendisini süzdüğünü
görünce;
“Bir şeyler sorup,
söyleyeceksiniz sanırım. Bende iki emanetiniz var. Biri bacağınız.
Onu yerinde tutabilmek için inanın çok uğraştım ama mümkün olmadı.
Gerçekten üzgünüm. İkinci emanetiniz de Bu” deyip elini uzattı adama
doğru. Parmaklarının arasında milli piyango bileti duruyordu.
-Öykünün sonu -
|