BURCUM      

30 Temmuz 1998

 

 

    Başak burcundanım. Burcumu biliyordum ama bu burcun özellikleri neymiş pek ilgimi çekmiyordu. Taa..ki büyük kızım on yedi yaşının uçukluklarını yaşadığı günlerin birinde, bir burçlar kitabı getirene dek.

O tarihte küçük kızım on iki yaşındaydı. Birinin genç kız, diğerinin daha çocuk sayıldığı o dönemlerde asla geçinemez, kavga ederlerdi. O gün bir şeyler oluyordu değişik.Ben ütü yapıyordum. İçerden fısıltılar, gülüşmeler geliyordu. Biraz sonra iki kardeş karşıma gelip, iç içe oturdular. Dedim ya bir şeyler oluyor ve hissettiğim kadarıyla ben olanları öğrenmek üzereyim. Büyük kızım;

“Anne. Senin burcunun özelliklerini okuyalım” dedi.

Burçlar için söylenenlere ve yazılanlara pek inanmadığım için bu konu ilgi alanım dışında kalmıştı ama onları birlikte bir işi yapıyor görmenin mutluluğuyla ve o görüntüyü bozmamak için “Tamam” dedim.

Burcuma göre ben, başkalarını eleştirir ama eleştiriye hiç dayanamazmışım. Eleştirilere dayanamamak sadece Başak burcuna has bir özellikmiş ve kesin bir yargıymış gibi önüme sürüldüğünde de çok canım sıkıldı.

Eleştiriye nasıl dayanamazmışım? Ben ne zaman eleştiri dinlememişim. Dinlerim, dinlerim ama her şey de eleştirilmez. Hem bende eleştirecek ne bulabilirler? Ben hemen hemen her şeyi bilirim ve hemen her zaman haklıyımdır.

Burcuma göre ben güzel sanatları, edebiyatı seven, çok temiz, titiz, düzenli, kuralcı, kendini beğenen, mükemmelliyetçi ve bu yüzden vırvırcı biriymişim. Her özellik sayımından sonra iki kardeş işaret parmaklarını bana doğru sallayıp;

“Anne, aynı sen” dediler, söylediklerinden emin olmanın verdiği mutluluk içinde.

Ama ben hiç de söyledikleri gibi değilim. Oturduğum odanın derli toplu olmasını

istemek kötü bir şey mi? Mutfaktan her hangi bir malzeme banyoya giderse, tabii çığlık çığlığa bağırırım.

         Çamaşır yıkamanın bir kuralı vardır. Havlular havlularla, yastık kılıfları yastık kılıflarıyla, iç çamaşırları da kendi cinsleriyle yıkanmalı. Ne demekmiş beyaz çarşafla, açık pembe çarşafın birlikte yıkanması? Hele çamaşırların asılmasının kuralları herkesçe bilinmeli bence. Şöyle ki bir sıra –bu arkadan ikinci sıra olmalı- büyük boy, kollu fanilalardan başlayıp, küçük boylara doğru gitmeli, sonra kolsuz fanilalar asılmalı, sıra doldukça bir ön sıraya geçmeli. Arkadan ayırdığımız, dışardan görünmeyen ilk sıraya külotlar boy sırasına göre asılmalı. Çoraplar çiftleri bir araya getirilerek konçlarından gene boy sırasıyla asılmalı.

Renk dizimi de çok önemli. Beyazlar birlikte, açık renkliler birlikte, koyu renkliler birlikte olmalı. Bunlar ne kadar basit ve olmazsa olmaz kurallar ve ben bu kuralları yapıyorum diye niçin eleştiriliyorum anlamıyorum.

Bir de çok inatçıymışım. Hiç de değilim. Beni gibi olanlara azimli denir. Küçük bir olayı anlatayım da siz karar verin.

Beş-altı yıl önce İngiltere’deyim. Alış veriş için çarşıda dolaşıyorum. “İngiliz bıçak ve makasları iyi olur”demişti bir arkadaşım. Amacım iyi bir makas almak. Olana bakın  ki makasın İngilizce söylenişini unuttum.  Ben o kelimeyi biliyorum ama münasebetsiz kelime, saklandı beynimin kıvrımları arasında bir yere, ne oltaya geliyor ne yeme. O ortaya çıkmamakta dirençli, ben onu yakalamakta. Çantamda sözlük, “Ben buradayım, bak bana” diyor ama hayır. Bakmayacağım. Mutlaka anımsamalıyım o sözcüğü.

Bir ara büyük bir mağazaya girdim. Öylesine büyük ve çeşitli ürünlerle dolu ki, hani derler ya yok yok. İşte öyle bir yer. Raflar arasında dolaşıyorum. Biliyorum bir köşede dikiş malzemeleri, makaslar var. O yöne gidip raftan bir makas seçebilirim ve böylece beynimin ince kıvrımları arasından o kelimeyi aramaktan kurtulurum. Olur mu hiç? Ben Türk’üm, akıllıyım, zekiyim. İngiliz’in üç beş harfli kelimesine nasıl yenik düşerim. O illet kelimeyi anımsamalı ve ben kazanmalıyım. Mağazanın o köşesine gitmedim, kazara başka yerde o kelimeyle karşılaşırım da yenik düşerim diye. Apar topar eve döndüm. İki gün boyunca evden dışarı adımımı atmadı. İkinci günün akşamı sofrayı toplarken, hani çizgi filmlerde bir şey anımsayan ya da keşfeden kahramanın başının üzerine ampul resmi çizerler ya öyle bir ampul yandı sanki beynimde. Arşimet’in “Evreka, Evreka” deyişi gibi “Buldum,  Buldum” dedim. SCİSSORS.  Yenilmedim sana scissors. Utku benim.

Bunun nesi inat. Buna olsa olsa azim denir. Bu azmim sayesinde, şimdi o illet kelimeyi asla unutmuyorum.

Son zamanlarda yeni bir sevdaya düştüm. Şiirimsi, öykümsü şeyler yazıp, bunları arkadaşlarıma okuyorum. Beğendiklerini söylüyorlar. Ben de beğenilmenin verdiği hazla yazmayı sürdürüyorum.  Kızlarımın deyişine göre burcumun özelliklerinden biri de edebiyat severliğim ya... Bu nedenle yazıyormuşum ya...Hiç böyle şey olur mu? Bu cümlede doğruluk payı ararsam, diğer nitelemeleri de kabul etmem gerek. Aslında karşımdakilerin kabul etmesi gereken şu. Ben kendine has özellikleri, güzellikleri ve pek çok yeteneği olan sıra dışı biriyim.

 

 -Öykünün sonu -