|
Köyümüz; her köy gibi dış dünyayla pek ilişkisi olmayan, kendi
yağıyla kavrulan bir köydü. Herkes birbirini tanırdı. Hatta yakın
köylerde olanlar bile birbirlerini çok iyi bilirlerdi.
Köylerde yaşayan
yabancılar, görevli gelen öğretmenlerdi. Onlar da aldıkları eğitim
gereği, köylülerle iletişim kurabilmek için köy ve köylü hakkında
her şeyi en kısa zamanda öğrenirlerdi. Kim kaç kardeş? Kimin evinde
ninesi- dedesi var? Kimler yardıma muhtaç? Kimler cahil, kimler
okur-yazar? Benim öğretmenim de her öğretmenin yaptığını yapmış,
biraz kahvede yaptığı söyleşilerden,biraz da karısının köyü
kadınlardan taşıdıklarıyla bilmesi gereken her şeyi öğrenmişti.
Öğretmeni,
koşuşturmaktan kızaran, ter ve tozla kirlenmiş yüzüm, sapsarı
saçlarım ve herkesten uzunca boyumla beni hemen bellemiş, saçlarımın
renginden dolayı bana “Sarı Kız” adını takmıştı. Diğer kızlar gibi
davranmaz, misket oynar, topaç çevirirdim, hem de oğlanlarla. Sık
sık kavga da ederdim onlarla. Öğretmenim beni seviyordu.
Yaramazlıklarımı çabucak affetmesinden, konuşurken çıkan o yumuşacık
sesinden hissediyordum bunu. Hoş, aslında şimdi düşündüğümde
hepimizi sevdiğini daha iyi anlıyorum.
Üç kardeştik, en
büyük bendim ve en küçüğümüz erkekti. İki kızdan sonra gelen erkek
çocuk doğaldır ki pek değerliydi. Bunları öğrenen öğretmenim bir gün
bana takılmak istemiş, teneffüste çağırıp,
-Eeee... sarı kızım, söyle
bakalım. Baban evde en çok kimi seviyor? Diye sordu.
Ben de
-Annemi seviyor öğretmenim,
dedim. Yanıtıma pek güldü öğretmenim. Öbür teneffüste diğer iki
öğretmeni almış yanına, beni çağırtıp tekrar sordu.
-Söyle sarı kızım. Baban
evde en çok kimi seviyor? Biraz evvel sormuştu bu soruyu, yanıtıma
da pek gülmüştü. Demek ki yanıtım güzeldi. O nedenle yineledim ben
de yanıtımı.
-Annemi seviyor
öğretmenim. İşte gene becerdim. Öğretmenlerin üçü de güldüler.
İki gün sonra kahvenin
önünden geçerken öğretmenimi gördüm. Muhtar amcayla oturmuş, nargile
tüttürüyorlardı. Bize öğrettikleri gibi başımla selam verdim
öğretmenime. O da beni görünce;
“Gel bakalım sarı kız, sana
bir şey soracağım” deyip o soruyu sordu. Ben de belli yanıtı verdim.
Muhtar amca da pek güldü. Hem de gözlerinden yaş gelene dek güldü.
Ben ne kadar akıllıydım. Kendimden pek hoşnut bir şekilde, seke
sıçraya yoluma devam ettim.
Akşamları üzerine gaz
lambasını koyduğumuz küçük sehpayı çektim önüme, o günkü ödevlerimi
yapmaya başladım. Annem her akşam “Dersini yap” der dururdu. Bu
sefer o bir şey demeden ben ders yapıyordum. Annem inanamaz gözlerle
bana bakıyordu. Onun şaşkın bakışları mutluluğumu daha da
arttırıyordu. Babamın ayak seslerini duydum kapıda, şarkı
mırıldanarak kapıya seyirttim. Gülerek açtım kapıyı, babamla göz
göze geldim. Gözleri ve suratı sanki kapkaraydı. Ben öyle
bakakalmışken babamın elinin havalanıp bana doğru geldiğini gördüm.
Bir sarsıntı, bir gümbürtü, bir yer sarsıntısı, boylu boyunca yere
uzandım.
Ben hala bakıyorum ne
oluyor diye. Burnumda, ağzımda bir sıcaklık ve içime baygınlık hissi
yayan değişik bir koku vardı. Babam gözümün önündeydi ama bağırtısı
çok uzaklardan geliyordu.
“Bu kızdan çektiğim ne
benim? Niye başka çocuklar gibi değil? Öğretmeni bir soru sormuş,
verdiği yanıt yüz karası. Bütün köye rezil oldum. Al şu ahlaksızı
ayağımın altından, katil olacağım yoksa.”
Bağırtıdan koca ahşap ev
sallanıyordu sanki. Annem koşup kaptı beni, yan odaya taşıdı.
Annemin yaşlı gözlerini gördüm en son, bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda annem
yanımdaydı, sessizce ağlıyordu. Yüzümde bir acı hissediyordum.
Özellikle burnum çok acıyordu. Parmak uçlarımla dokundum burnuma,
burnumun içine bir şeyler doldurmuşlardı. Kanayan burnuma tampon
yapmıştı annem.
“Ah kızım.. Ahh sarı kızım,
büyü artık. Hem de çabucak büyü. Büyü de öğren ne denir, ne denmez.
A güzel kızım, her akla gelen söylenmez.”
Bir anlam verememiştim
olanlara. Babam neden böyle davranmıştı acaba? Oysa benim
söylediklerim hep güldürürdü onu. Geçen kış odalarında yatıyordum.
Hava çok soğuktu. Annemle babam da yatmışlardı. Annem;
“Bey, ayaklarımı
bacaklarının arasına al da ısınayım, çok üşüyorum.” Demişti babam,
biraz sonra da horultusu gelmeye başlamıştı. Bense soğuktan
uyuyamıyordum. Yatakta oturup, parmaklarımla iki işareti yaparken
diğer taraftan da babama seslenmiş,
“Ben de iki kişi yatmak
isterim.” Demiştim. Babam pek gülmüştü bu sözlerime. “Yat aşağı. İki
kişi yatmak için yaşın küçük, vakti geldiğinde yatarsın2 demişti.
Demek ki büyüyene dek üşüyerek uyumaya çalışacaktım. Sonraki
günlerde benim sözlerimi akrabalarımıza ve arkadaşlarına anlatmıştı
gülerek.
Şimdi ne olmuştu babam? O,
annemin ayaklarını ısıtıyordu soğuk gecelerde, bizim ayaklarımızı
ısıtmıyordu. Demek onu daha çok seviyordu. Bunda kızacak ne vardı?
Bir
şey vardı değişen, be büyüdükçe babam aksileşiyor, yasaklar
çoğalıyordu ve yasakları öğreniş şeklim bana çok acı veriyordu.
-Öykünün sonu -
|